“NÜBÜVVET”

GİRİŞ:

Acaba insanının, Allah tarafından peygamber olarak gönderilen kimselerin, hidayetine ihtiyacı var mıdır?

Eğer İlahi peygamberler beşerin hayat tarihinde olmasalardı, ne gibi bir eksiklik veya eksiklikler insanın yaşamında meydana gelebilirdi?

Eğer geçmişteki insanların, peygamberlerin hidayetine ihtiyaçları olduğunu kabul edersek, acaba gelişmiş birçok bilime, ilerlemiş akala sahip olan günümüz insanı, içinde bu ihtiyaç söz konusu mudur?

İlahi peygamberler, ne için geldiler? Onların vazifeleri ne idi? Peygamberlerin insanlığa armağan ettiği, dinin tarih boyunca faydaları ve etkileri ne idi?

Bunlar “Nübüvvet” kısmında matrah edilerek cevap verilecek sorulardan bazılarıdır. Gerçi bu küçük kitapta vahiy ve nübüvvetle ilgili bütün sorulara detaylı cevap vermemiz mümkün değildir. Ama onların önemlilerini sade bir beyanla açıklamaya çalışacağız.

NEBİ KİMDİR, VAHİY NEDİR?

Nebi Kimdir?

Nebi kelimesinin lügatte iki anlamı vardır:

1-Önemli haber sahibi anlamındadır. Elbette bu onu (ne-be-e) kökünden tuttuğumuz surette olur. Zira “ne-be-e” önemli haber anlamına gelir.

2-Büyük ve üstün makama sahip olan manasına gelir. Bu onun (neb-vet) kökünden geldiğini kabullenmekle olur.

Kelâm ilminde nebi; Allah tarafından kendisine vahiy gelen ve halkı nihai saadete hidayet etmek için görevlendirilen kimsedir.[1]      

Üsteki tariften, vahyi tanımadan peygamberi tanımanın mümkün olmadığı, anlaşılmaktadır. Bu yüzden, vahiy kelimesi hakkında kısa bir açıklama gerekmektedir.

Vahiy Nedir?

Vahiy lügatte çeşitli manalarda kullanılmıştır. “İşaret, yazmak, yazı, mektup, haber, örtülü söz, gizlide ilan” bunlardan bazılarıdır.[2]

Ama Kuran’ı Kerimde vahiy dört Anlamda kullanılmıştır:

1-Gizli işaret. Örneğin:

“Bunun özerine Zekeriyya, mabetten kavminin karşısına çıkarak: “Sabah akşam tesbihte bulunun” diye işaret etti.”[3]

2-Garizi hidayet: Ter türlü varlığın, yani bitki, hayvan, insan hatta bir manada cansız varlıkların bile sahip oldukları, onun vesilesiyle kendi devam ve kalıcılıklarını,

devam ettirdikleri, tabii ve garizi bir şekilde sahip oldukları hidayet. 

“Rabbin bal arısına: Dağlarda, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendilerine evler  (kovanlar) edin. Sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylım yollarına gir, diye vahiy (garizi-ilham) etti.”[4]

3-İlham: Temiz (vareste) insanlar yaşamları boyunca bazen tabiat ötesi ve kayıptan, bazı haberler algılarlar. Bu kayıptan gelen haberler gerektiğinde, özellikle insanın çıkmaza girdiği zamanlarda, bir nur gibi, kalbinde parlayarak yolunu aydınlatır.

Kayıp âlemden, insanın yardımına gelen ve İlahi inayetten kaynaklanan bu peyamlara vahiy denilmiştir.

“Musa’nın anasına: Onu emzir, kendisine zarar geleceğinden endişelendiğinde onu denize (Nil nehrine) bırakıver, hiç korkup kaygılanma, çünkü biz onu sana geri vereceğiz ve onu peygamberlerden biri yapacağız, diye vahyettik (birdirdik ilham ettik)”[5]

Üstat Marifet, bu konuda şöyle diyor:

“Musa (a.s) doğduğu zaman, annesi onun durumuna endişelenmeye başladı. Ansızın aklından, Allah’a tevekkül ederek çocuğa süt vermesi tehlikeyi ihsas edince de, onu tahta bir sandığa bırakarak suya atması (anımsatan bir duygu geçti). Yine çocuğun kendisine döneceği, asla üzülmemesinin gerektiği, zira Allah’a güvenip çocuğu O’na teslim ettiği de, düşüncelerinden geçti. Bunlar Hz. Musa (a.s)’ın annesinin zihninden geçen ilhamlar, kalbinde parlayan ümit kıvılcımlarıydı. Çünkü Allah’tan başkasını düşünmemişti. Bu gibi (hatırdan geçen şeyler), yolu aydınlatan, korku ve endişeden insanı kurtaran Rahmani ilham, Rabbani inayettir ki, zarurî zamanlarda muhlis kulların yardımına koşarlar.”[6]

Elbette Kuran’ı Kerim vahyi şeytani vesveseler anlamında da kullanmıştır.

“Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için, vahiyederler (telkinde bulunurlar)”[7]Enam/121” “Enam/112”

4-Peygamberlere gelen vahiy (vahyi risali): Bu manada vahiy sadece, peygamberlere has olup nübüvvet makamına aittir. Kuran’ı Kerimde yetmiş kereden daha fazla, vahiy bu anlamda kullanılmıştır. 

“Şehirlerin anası (olan Mekke’de)ve onun çevresindekileri uyarman ve asla şüphe olmayan toplanma günüyle onları korkutman için, sana böyle Arapça bir Kuran vahyettik.”[8]

Bu vahiy bir çeşit İlahi hidayettir ki, hem kendileri saadet yolunu bulsunlar hem de halkı saadete ulaşmaları için yol gösterip önderlik etsinler diye, Yüce Allah seçilmiş insanların ihtiyarında bırakmıştır. Peygamberler, Allah tarafından bu emirleri alarak, halka ulaştıran birer aracıdırlar. Onlar bu çeşit bir algılama (vahyi alıp halka ulaştırma) salahiyetini kendilerinde icat eden tekâmüle ermiş, erdemin doruğunda yüce insanlardır. Bu salahiyeti de sadece Allah bilir.  

“Allah, peygamberliğini kime vereceğini daha iyi bilir.”[9]

İslâm peygamberi şöyle buyuruyor:

“Allah, aklını kemâle ulaştırıp, bütün ümmetin düşüncelerinden üstün olmadan bir peygamber göndermemiştir.”[10]

İmam Hasan Askeri (a.s) şöyle buyuruyor:

“Allah Muhammed’in kalbini (aklını)kalplerin en üstünü olarak buldu ve onu peygamber olarak seçti.”[11]

İlham, peygamberlere gelen vahiy gibi  tabiat ötesi güce ve ilahi hidayete sahiptir. Şu farkla ki; İlhamın kaynağı onu algılayana örtülüdür, ama vahyin kaynağı vahyi algılayana (peygambere) bellidir. Bu yüzden peygamber, semâvi emirleri almada hayrete ve hataya düşmez.

Zurare, İmamı Sadık (a.s)’dan: peygamber, kendisine gelenin İlahi vahiy olup, şeytani vesvese olmadığını nasıl anladı? diye sorunca, imam (a.s) şöyle cevap verdi: [12]

“Allah ne zaman kullarından birini peygamberliğe seçerse, ona itminan (sekine) ve vakar verir. Böylece kendisine Allah tarafından gelenleri gözüyle görür gibi olur.”[13]                                       

Vahyin Peygamber Üzerindeki etkisi:

Vahiy hissedilen bir şey olmayıp, duyu organlarıyla derk edilmesi mümkün olmasa da, ama onu, yaptığı etkileri yoluyla anlayabiliriz. Cesaret, takva ve diğer nefsani güçleri görmek, işitmek ve dokunmak mümkün olmasa da, ama onları eserleri vasıtasıyla, bazı şahıslarda var olduklarını anlamamız mümkündür.

İlahi vahyin peygamberin şahsiyetine, çok büyük etkisi vardır. Hakikatte onu peygamberliğe seçerek, çok derin ve büyük değişiklikler meydana getirip, ondaki bütün güçleri beşeri hidayet için seferber eder.[14] 

PEYGAMBER GÖNDERİLMESİNİN GEREKLİLİĞİ

Gerçek şu ki insan, tekâmül ve saadete ulaşabilmesi için, özel İlahi hidayete muhtaçtır. Bu hidayet vahiy yoluyla peygambere verilerek; onların aracılığı ile bütün insanlığa ulaştırılmıştır. Bu yüzden bütün işleri metanetli olan hikmet sahibi Allah, boş ve anlamsız işler yapmadığı gibi, aksine olması gereken, ona lâyık olan şeyle ondan sadır olur ve insanlığı bu hayati ihtiyaçtan mahrum etmez. Bu insanlığın vahye ve peygambere zarurî olarak ihtiyacı olduğuna dair delilin özeti olarak gösterilir.

AÇIKLAMA: Yukarıdaki delilin açıklamasını birkaç mukaddime ile beyan etmek mümkündür.

a) Allah’ın insanı yaratmadaki amacı; insanın kendi nihai tekâmüle ulaşması ve tekâmüle ulaşmış insana has olan rahmet ve nimetlerden faydalanabilme liyakatini kazanmasıdır.

b) İnsan sadece bir yolla bu tekâmüle ulaşabilir. Buda özgürce bazı fiilleri yapma ve bazı işleri terk etmeyledir. Bir başka deyimle, bütün hayatı boyunca özel ve doğru bir yol izleyerek, bu hedefine ulaşabilir.

c) İnsanı gerçek saadet ve huzura kavuşturacak, bu doğru yolu takip edebilmesi ancak o yolu tanımasıyla ve bilmesiyle mümkündür.

d) İnsanın duyuları ve aklı yoluyla ele getirdiği bilgiler bu yolun tanınabilmesinde son derece yetersizdir.

İnsan henüz kendisini tanıyamamıştır. Kendi vücudunun sonsuz ebatlarının daha öğrenmemiş ve kendisinden (tanınmaz mevcut) ya (tanınmamış varlık) veya (en büyük esrarlardan birisi) diye tabir etmektedir. Hatta insanın gerçek saadetinin ve gerçek tekâmülünün, ne olduğu hakkında bile kesin bir sonuca ulaşamamıştır. Üstat şehid Mutahhari bu konuda şöyle der:

“Dünyada bu yolun bulunmasında aynı görüşe sahip olan iki filozof bulunamaz. Asıl hedef ve sonuç olan saadet, ilk bakışta açık ve sabit bir kavram olarak düşünülür. Oysa, en büyük meçhullerden biridir. Saadetin, ne olduğu ve ne şekilde ele getirilebileceği ve yine bedbahtlığın  ve buna sebebiyet veren şeylerin, ne olduğu henüz çözülmemiş ve anlaşılmamış birer problem olarak sunulmaktadır. Nedenine gelince, beşerin kendisi, istidadı ve imkânları, bu güne kadar daha anlaşılmamıştır.”[15]

Saadet yolunu tanıyabilmedeki asıl zorluk insanın ebedi bir yaşantıya sahip olacağını bildiğimiz zaman ortaya çıkmaktadır. Öyle bir hayat ki, bu dünyanın yaşantısı yaprakları hesaplanmayacak kadar çok olan insan vücudundan sadece bir yaprak bile olmayacak kadar azdır.

Diğer taraftan insanın bu yaşantıda en küçük hareketi bile, ebedi hayatında kalıcı bir esere sahip olacaktır.

e) Allah hekimdir. İşleri hikmet üzeredir. Onun bütün işleri metin ve sağlamdır. Hiçbir şekilde ondan kötü ve çirkin bir şey sadır olmaz. Her zaman iyiyi güzeli ve gerekeni yapar.

Yukarıdaki mukaddimeden ele gelen sonuç şudur: Allah, insanın hidayete ve tekâmüle ulaşabilmesi için, bir tek yol olan vahiy yolunu insanlara göstermiş ve peygamberlerde bu hidayet yolunu insanlara ulaştırması için vasıta olarak göndermiştir.

ÖRNEK:

Yukarıda ki delilin daha iyi anlaşılabilmesi için, aşağıdaki örneğe dikkat ediniz:

“İyilik sever bir şahıs kendi dostlarından bir kısmını evine misafirliğe davet etmiştir. Bu davette rengarenk yemeklerle donatılmış, bir sofra hazırlar. Bu davette arkadaşlarına, en güzel şekilde hizmet edilebilmesi için her şeyi hazırlamıştır. Ama onlar bu hazırlığı yapan kimsenin, adresini ve evini tanımıyorlar ve o eve ulaşabilmek için, ne birini nede bir yol tanımamaktadırlar. Davet eden şahıs da misafirlerin evini bilmediklerini ve yol göstericilerinin olmadığını iyice bilmektedir. Böyle bir durumda davet sahibi herhangi bir şekilde misafirlerine, evinin yolunu tanıtmalı veya onları getirecek bir hizmetçisini göndermelidir. Aksi taktirde böyle bir insanın misafirperver oluşunda ve işlerinde hekim olduğunda şüphe etmek gerekecektir.”

İnsanla Allah olayı da bu davet sahibiyle misafirlerinin hikâyesi gibidir. Allah cenneti dostları ve sevdikleri için, hazırlamıştır. Ama insanlar ona ulaşmanın yolunu bilmemektedirler. Sonuç olarak Yüce Allah, bu yolu göstermesi için mutlaka peygamberler göndermelidir.

PEYGAMBERLERİN (a.s) GETİRDİKLERİ

Peygamberlerin tarihteki rolleri, onların kendilerinden sonra, bıraktıkları olumlu ve yapıcı etkileri, insanlık medeniyetine ve kültürüne verdikleri hizmetler, hiç kimseye saklı değildir. Peygamberler insanlığın, en büyük ıslah edicileri ve insanlığa, en çok çaba harcayan rehberlerdir. Onlar insanlığı tekâmül ve saadetin, en doruk noktasına ulaştırabilmek için, bir an bile rahat ve boş vakit kaybetmemişlerdir. Hiçbir zorluktan kaçınmamış, bütün bu zorluklara tahammül etmiş, olumsuzlukları canları pahasına göğüslemiş, halkın eziyet ve işkencelerini, bir tatlı şerbet misali içmişlerdir. Bütün bunlara katlanarak insanlık tarihinde en büyük değişim ve atılımları gerçekleştirmişlerdir.

Peygamber Efendimizin zuhur ettiği dönemlerde, Arabistan yarımadasının ve tüm dünyanın durumunu tarih kitaplarında gözden geçirmek, bu konuyu anlayabilmek için yeterlidir. İslâm’dan önceki Arapların vahşi durumunu, İslâm sonrası, peygamberin onlara getirdiği medeniyet, karşılaştırıldığında edildiğinde araştırmacı ve sosyologların önüne inanılmaz gerçekler çıkacaktır. Bu tarihi araştırma bu kitabın hacmine uygun olmadığından, okuyucularımıza tarih kitaplarına müracaat etmelerini rica ediyoruz.

Burada dinin tebliğ edicileri olan peygamberlerin,         -ayetlerde de zikredildiği gibi- insanlığa armağan ettikleri şeylere kısa bir şekilde değineceğiz.

1-ÖĞRETİM:

Peygamberlerin ilk işi halkı eğitim ve öğretimidir. Yani bilmedikleri, veya öğrenmeye güçleri olmadığı şeyleri onlara öğretmişlerdir.

Geçmiş konularımızda da işlediğimiz gibi, peygamberlerin gönderilmesini ve onların beşeriyet içerisinde bulunmasını gerektiren ilk şey, beşerin tekâmül ve saadetinin yolunu belirlemeleridir. Peygamberler, bu cehaleti ilme dönüştürmek ve meçhul olan şeyi malum etmek için gelmişlerdir...

“Ey Rabbimiz! Onlara içlerinden senin ayetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir peygamber gönder. Çünkü üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin.”[16]

“Nitekin kendi içlerinden size ayetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size kitabı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi size öğreten bir Resül gönderdik.”[17]

Peygamberlerin öğretilerini iki guruba ayırabiliriz:

a) Beşeriyetin kendi başına ulaşması kesinlikle mümkün olmayan hakikatler. İnsan, ne kadar uğraşırsa- uğraşsın duyu ve akıl yoluyla onlara ulaşamaz.

b) İnsanın aklının derk edebileceği, ancak bunlara ulaşabilme yollarının hatta asırlar boyu tecrübelerin ele getirilmesine ve ilmi çabalara dayalı hakikatler.

İlahi peygamberler, bu konularda yolları insanlar için, kolaylaştırmışlar; bu ilim ve hakikatleri, hazır olarak insanların ellerine ulaştırmışlardır.

2-TEZKİYE (Temizlenme-Arınma)

İlahi peygamberler pâk ve temiz insanlar olup bütün faziletleri kendilerinde toplamış ve bütün rezil sıfatlardan uzaktırlar. Onlar, her zaman adalet, hayırseverlik, iffet, bağışlama ve doğruluk sembolü olan yüce şahsiyetlerdir. Halkı güzel ahlakı kazanabilmeğe, her türlü rezillik ve kötülükten kurtulmaya davet etmişlerdir. Kuran’ı Kerimin tabiriyle halkı kötü sıfatlardan arındırıp temizliyorlardı.

Tezkiyenin[18] ve insanları eğitmenin önemi bir ayetin dışında (Bakara/29) hariç Kuran’ı Kerimin her yerinde tezkiye “eğitim” talimden “öğretimden” önce zikredilmesinden anlaşılmaktadır.

Söz konusu ayette Hz. İbrahim ve İsmail’in dilinden olup vuku bulma konusuna işaret edilmiştir. Zira pratikte öğrenme eğitimden öncedir.

3-TEZEKKÜR (Hatırlatma)

İnsan İlahi fıtrat üzere yaratılmıştır. Tekâmül ve saadete ulaşabilmesi yaratıcıyı tanıma ve ona ibadet etme isteği, fazilet ve iyi işlere yönelme duygusu, insanın fıtratında yaratılıştan mevcuttur. Fakat insan kendisinden gafil olma, maddi ve etrafında bulunan geçici lezzetlere batması sebebiyle bu fıtratın üzerini küllendirip kapatır. Bu yüzden İlahi peygamberler (a.s), devamlı olarak değişik mesajlarla insanın, bu unutulmuş, ama mukaddes olan fıtrî duygularını tekrar diriltmek ve yaşatmak için çabalar sarf etmişlerdir. Bu yüzden Allah peygamberlerini “Muzekkir” (Hatırlatıcı-öğüt verici) olarak insanlara tanıtmaktadır.

“O halde (Resulüm), sen öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin.”[19]

4-ESARETTEN KURTULUŞ:

İlahi peygamberler (a.s), insanların esaret zincirlerinden kurtulabilmeleri yolunda önemli rollere sahiptirler. Onlar bir taraftan büyük güçlerin ve istismarcıların insanlar üzerindeki meşru olmayan hâkimiyetlerini yok ederken, diğer taraftan heva ve heves yoluyla insan ruhunu esir eden şeytanî, nefsanî, maddi şehvetlerden insanı kurtarmışlardır.

“İşte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten men eder, onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir.”[20]

Gerçek şu ki İlahi peygamberler (a.s), insanları Allah’a kul olmaya davet etmişlerdir. İnsan sadece Allah’a kulluk etmeyene kadar özgür olamaz. Eğer, insan Allah’a kulluk etmekten çekinecek olursa; bütün ömrü boyunca aşağılık hayvani duygularının heve ve hevesinin esiri olacak ve bu rezil duygularsa, onu her an bir uçuruma sürükleyecektir.

Eğer Allah’ın emirlerine boyun eğecek olursa, bütün bu esaret zincirlerini bir anda parçalayacak ve sadece Allah’a kul olan özgür bir insan olacaktır.

5-SOSYAL ADALETİN SAĞLANMASI

Peygamberlerin, en büyük ve önemli hedeflerinden birisi de toplumda sosyal düzen ve adaleti sağlamaktır. Kuran’ı Kerim, toplumda içtimai adaletin uygulanması ve korunmasının peygamberlerin görevi olduğunu açıkça beyan etmiştir.

“Andolsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik.”[21]

6-ÖRNEK VE OLGU OLMAK:

Toplumun eğitiminde örnek olmanın birinci derecedeki esas olduğu bütün psikologlar arasında kabul edilen bir gerçektir. Örnek ve olgu olma eğitim ve tekâmülde, çok büyük ve önemli yeri vardır. Toplumda toplum fertleriyle iç-içe yaşayan peygamberlerin, en verimli özellikleri onların insanlara birer örnek ve olgu olmaları idi.

“Andolsun ki Resulullah, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.”[22]

PEYGAMBERLERİN GÖNDERİLMESİNDEKİ ASIL HEDEF

Geçmiş konulardan da anlaşılabileceği gibi, peygamberler insanlığı doğru yola iletmek ve onları ebedi saadete ulaştırmak için gelmişlerdir.

Burada bir soruyla karşılaşıyoruz. Şöyle ki peygamberler insanını saadetini neye bağlıyorlar?

a) Acaba onlar sadece insanların ahiretini mi düşünüyor ve dünyaya hiçbir şekilde teveccüh etmiyorlar mıydı?

b) Acaba toplumda adaletin icrasını temin ederek, sadece dünyaya yönelik çalışma yapmışlar, ahiret konuları ise, onlara göre basit ve ikinci plânda mıydı?

c) Yoksa her iki konu onlar için asıl hedef olup; her ikisi üzerinde çalışmışlar mıydı?

-Bu soruların cevabı aşağıda ki esaslarla bilinebilir.-

1- İnsanın dünya yaşantısı ahiret hayatının yanında çok az ve önemsiz urumdadır. Bin (1000) rakamının bir milyon (1000000) rakamı yanında az ve önemsiz olması gibi. Halbuki, dünyada insanın ömrü bin yıldan çok-çok az olmasına rağmen ahiret hayatı rakamlarla ifade edilemez. 

2- Yukarda ki konuyu dikkate alarak, insanın dünyadaki saadeti ahiretteki saadetiyle ölçülmeyecek kadar değersizdir. Bu ikisini yan-yana getirip aynı ölçüde tutmak mantıksızlık olmaktan öteye, dünya saadetini uhrevi saadetten öne geçirmekse imkân dışıdır.

3- Bu yüzden peygamberlerin görevi, insanların uhrevi saadetiyle sonuçlanacağı yolları ona göstermektir.

4- Kuran ayetlerine dikkatice baktığımızda insanı saadete ulaştıracak ve tekâmüle eriştirecek, yegane şey Allah’a yaklaşmak onun istekleri karşısında tam bir teslimiyetle eğilmek ve ona doğru hareket etmektir.

5- Ama dikkat edilmesi gererken şu ki; insanın bu nihai tekâmülü ve uhrevi saadeti, onun dünya saadetine engel olmadığı gibi aksine dünya saadetinin teminatıdır. Yani insan Allah’a yakınlaşmak için adım atarsa, onun dünyası cennet misali olacak zulüm, adaletsizlik vs bütün kesafet ve rezilliklerin kökü kazınacaktır.

6- Eğer Kuran ayetlerine biraz daha dikkat edecek olursak, göreceğiz ki, İlahi peygamberler insanlığı tekâmüle ulaştırabilmek için, zalimlerle mücadele etmişler ve sosyal adaleti sağlamayı hedeflerinin, en önemlisi olarak görmüşlerdir. Çünkü eğer topluma adil bir otorite hâkim olmayacak olursa insanların Allah ve inanç anlayışları, ona yaklaşma hareketleri engellerle karş- karşıya kalacaktır. Hadid süresi 25. Ayetteki mana burada daha güzel bir şekilde anlaşılmaktadır. Sonuç olarak peygamberlerin asıl hedefi, insanları bütün eksikliklerden münezzeh olan Allah’a ibadet ederek yakınlaşmaya, istekleri karşısında, ona teslim olmaya davet etmektir. Bu hedef bütün semâvi ve İlahi dinlerin ortak yönü ve aslıdır.

“Allah nezdinde hak din İslâm’dır.”[23]

Ama şunu bilmeliyiz ki; bu konu sosyal adaletin sağlanması, ahlâkî ve insanı değerlerin korunmasıyla, mümkün olacaktır. Bunun sağlanmasıyla da, insan değil ahirette dünyada da, saadete ulaşacaktır.

PEYGAMBERLERİN MASUM OLMALARI

Peygamberlerin özelliklerinden biride masum olmalarıdır. İsmet (masumiyet) sözlükte yasak (men) ve korunma manasınadır.[24] Peygamberlerin masumiyetinden kasıt:

a) Vahyi alma, koruma ve ulaştırma makamında her türlü yanlıştan korunmuşlardır.

b) Her türlü günah ve pisliğe hatta, en küçük hatalara dahi bulaşmaktan korunmuşlardır.

Masumiyetin daha iyi anlaşılabilmesi için, her iki konuyu da ayrı ayrı ele alacağız.

1)Vahyi alma, koruma ve ulaştırmada ki masumiyet:

İlahi peygamberler, insanları saadete ve tekâmüle ulaştırma amacıyla aldıkları vahyi, doğru bir şekilde alıp, doğru anlayıp, eksiltme ve çoğaltma yapmadan insanlara ulaştırırlardı. Buna göre Allah’tan peygambere nâzil olan emir ve yasaklar bilerek, veya bilmeyerek hiçbir şekilde ihmal ve ihlal edilmeden insanların eline ulaştırılmıştır.

Bu gerçek üzerinde tüm Şia ve Ehli Sünnet mütekellimlerinin görüş birliği vardır. Ayrıca akli ve nakli deliller ısrarla bu konuyu pekiştirmişlerdir.

a) Akli delil: Peygamberlerin gönderilmelerinin gerekliliğini ispat eden delil bu konuyu da pekiştirmektedir. Zira, insan Allah’ın özel hidayetine peygamber ve vahiy yoluyla  sadece vahyi getirenlerin, vahyi almada korumada ve insanlara ulaştırmada hiçbir hatası olmadığı taktirde tam olarak ulaşabilir.

Yüce Allah:

Bu mesajların eksiklik ve fazlalık olmadan insanlara ulaşmasının istemiştir. Çünkü, o hekimdir. Kendi mesajını sağlam bir şekilde kiminle, insanlara ulaştırabileceğini çok iyi bilmektedir. Zira o alimdir.

Kendi vahyine lâyık olan şahsiyetleri, bu iş için, seçip onları peygamberlik görevinde her türlü hatalardan koruyabilir, zira o kadirdir.

“Allah, peygamberliğini kime vereceğini daha iyi bilir”[25]

b) Nakli delil: Kuran’ı Kerim Cin süresinin son ayetlerinde, bu gerçeğe değinmektedir. Yüce Allah söz konusu ayetlerde, vahyi her türlü tehlikeden korumak ve insanlara doğru bir şekilde ulaşmasını sağlaması için, kendisinin memurları olduğunu beyan etmiştir.

“O bütün görülmeyenleri bilir. Sırlarına kimseyi mutteli kılmaz; ancak, (dilediği) peygamber bunun dışındadır. Çünkü O, bunun önünden ve arkasından gözcüler salar.”[26]

2) Günahlardan masum olma:

Şia’nın inancına göre; bütün peygamberler ömürlerinin, evvelinden sonuna kadar büyük, küçük bütün günah ve hatalardan masumdurlar. Hatta bilmeyerek, ya da unutkanlıktan dolayı bile günah işlemezler.[27]

Şunu da belirtmekte fayda vardır; peygamberler hiçbir şekilde günah ve hatalara mürtekip olmadıkları gibi, onlarda güçlü nefsâni duyular vardır ki, bu nefsâni güç onları hangi şartlarda olursa-olsun günah işlemekten alı koyar.

Günah işlediği görülmemiş birçok insanın, bulunması mümkündür. Ama hangi şartlarda olursa oldun günah işlemeyeceğini iddia edebilecek, insan çok az bulunabilir. Günah işlemekle insanın nefsani gücünün bulunup her şartta, bu gücün onu günahtan engellemesi arasında çok fark vardır.[28]

Peygamberlerin günahlardan masum olduğunu beyan eden akli ve nakli birçok deliller bulunmaktadır. Ancak biz burada onlardan biriyle yetineceğiz:

a) Akli delil: Allah peygamberleri insanlara, doğru yolu göstermeleri için, göndermiştir. Hal bu iken, eğer onlarda bir günah görülecek olursa, halkın gözünde onların amelleri ile sözleri birbirini tutmayacaktır. Dolayısıyla peygamberlere olan güven sarsılacaktır. Sonuçta, peygamberlerin gönderilmesindeki hedef tam anlamıyla başarıya ulaşmayacaktır.

b) Nakli delil: Kuran’ı Kerimde peygamberlerden bir çoğu bizlere muhles (Allah’ın halis kulu)[29] olarak tanıtılmıştır.

“(Ey Muhammed!), kuvvetli ve basiretli kullarımız İbrahim, İshak ve Yakubu’da an. Biz özellikle onları ahiret yurdunu düşünen ihlaslı kimseler kıldık.”[30]

 Diğer taraftan şeytan Allah’ın izzet ve celaline yemin ederek, bütün Adem oğullarını doğru yoldan saptıracağını ancak “Muhles” kullara gücü yetmediği beyan etmiştir.

“İblis: Senin mutlak kudretine andolsun ki, onlardan ihlasa erdirilmiş kulların (istisna) bir yana, hepsini mutlaka azdıracağım.[31]

Açıkça ortadadır. Şeytan eğer muhles (ihlasa ermiş) olan kulları yoldan çıkarabilecek olsaydı bunu da yapardı. Ama onları bu konudan istisna etmesi, sadece o kulları yoldan çıkarma gücünün olmadığının göstergesidir. Buna göre, bu ayetten konuyu anlamak mümkündür. Şeytanın, peygamberlerin ayağını kaydırmak ve onları günaha bulaştırmak için, hiçbir yolu yoktur.

PEYGAMBERLERİN GÜNAHLARDAN MASUM OLMASINDAKİ SIR

Bu konunun açıklığa kavuşabilmesi için, öncelikle bir mukaddime zikretmemiz gerekecektir.

İnsan irade sahibi bir varlıktır. Kendi işlerini bu irade ve seçimiyle yapmaktadır. Kendisi için, hayırlı ve faydalı olan şeyi seçer, faydasız ve zararlı şeyleri ise terk eder. Ancak, kendi iradesinin zayıf oluşu sebebiyle ve nefsine hâkim olmama yüzünden, bazı kimseler aklının hükmettiği şeye amel edemezler. Bu istisnai bir durumdur.

Bu yüzden teşhis, yani bir şeyin faydalı ya zararlı olduğunu anlayabilmek, o şeyin yapılmasında ya da terk edilmesinde önemli bir role sahiptir.

Bu delile göre kendi yaşantısını seven bir insan hiçbir zaman kendisini ateşe atmaz ya kendini zehirlemez. Böyle bir işi yapmaya gücü olmasına rağmen hiçbir zaman o işi yapmaya teşebbüs etmez.

Bu mukaddimeye binaen diyoruz ki: İlahi peygamberlerde olan iki özellik onları her türlü günah ve hatalardan uzaklaştırmaktadır:

Birinci özellik: Günahların kötü sonucuna olan tam bir inanç ve ilim öyle ki, onların yanında her günah bir yakıcı ateşten ve helâk edici bir ateşten daha kötüdür.

İkinci özellik: Şehvet ve benzeri isteklerine karşı olan güçlü hâkimiyet ve irâdeleri peygamberler büyük ve seçkin insanlardır. Onların iradelerinde kesinlikle zaaf ve âcizlik olması mümkün değildir.

Bu iki özelliğe göre, hiçbir peygamber hiçbir şart altında günah işlemeye güçleri olmasına rağmen, günah işlememişlerdir.[32]

PEYGAMBERLİĞİİSPAT ETME YOLLARI:

Peygamberlik büyük ve yüce bir makamdır. Bu makamın, kendisine verildiği kimseler mümin insanların yanında sevilen mukaddes kimseler olurlar. Onlara, itaat edip emirleri doğrultusunda hareket etmek halkın dini görevleri olur. Bu yüzden bazen güç ve makam sevdalıları ve fırsat kollayan kimselerin, sahtekarlıkla peygamberlik iddiasında bulunmaları mümkündür. Bu vesileyle halka musallat olma ve kötü amellerine ulaşmanın hayalini kurarlar. Bu konuyu dikkate alarak peygamberlik iddiasında bulunan kimselerin, bu sözlerinin doğruluğunu hangi yollarla saptayabilmemiz gerektiğini bilmek zorundayız. Bu konu için üç yol belirtilmiştir.

a) Belirti ve özelliklerin tümünün onda bulunması:

Peygamberin  iddiasının doğruluğunu anlayabilmenin yollarından birisi, davet çevresi, geçmişi, ahlâkî özellikleri, mesajındaki muhteva ve peygamberlik iddia edenin diğer hal ve tavırlarını incelemeye alıp; bu yolla ondaki bütün belirti ve özellikleri toplayarak bunları onun sözünde doğru olup olmadığına ölçü olarak karar vermek.

b) Önceki peygamberin sonrakini tanıtması:

Peygamberliği bizlere herhangi bir delil veya delillerle ispat olmuş, bir peygamberin kendisinden sonra, bu özelliklere sahip bir peygamberin Allah tarafından gönderileceğini bildirmesi yoluyla. Eğer önceki peygamberin saymış olduğu bütün bu özellikler iddia sahibi olan kimseye mutabık olursa, önceki peygambere imânı olan ve onun bu haberini bilen herkese söz konusu kimsenin peygamber olduğu hakkında şüphe kalmaz.

c) Mucize yoluyla:

İlahi peygamberler genellikle mucizelerle kendi peygamberliklerini, halka ispât ederlerdi. Kuran’ın ayetlerinden de anlaşıldığı gibi, halk peygamberlerden mucize isterlerdi. Eğer bu istekler gerçekten hakkı ve hakikati anlamak için, olsaydı o peygamberde onların bu isteğine karşılık verirdi. Elbette birçok yerlerde peygamber mucize gösterdikten ve hakikat anlaşıldıktan sonra, müşrikler alay ya eğlenme amacıyla tekrar peygamberden mucize istiyorlardı. Bu gibi durumlarda ise, onların isteği hakikati anlamak olmadığından dolayı yeni bir mucize gösterilmezdi.

Mucizenin Tarifi: Sözlükte mucize “İ’caz” mastarından olup çaresiz etmek, güçsüz kılmak anlamında kullanılır.

Istılahta ise: Allah’ın, peygamberlik iddiasında bulunan kimsenin eliyle fevkalâde (adet dışı-tabiat ötesi) bir olayı insanlara göstermesidir.[33]

Dünyadaki olayların ikikısım olduğunu bilmekteyiz. 

1-Normal olaylar: Bu çeşit olaylar belli sebeplerden dolayı, ortaya çıkarlar. Çeşitli deneyler ve ilmi araştırmalar sonucu, bu olaylar hakkında tecrübe kazanmak ve bunları öğrenmek mümkündür.

2-Tabiat üstü ve normal olmayan olaylar: Bu olayların bütün sebeplerini, deney ve ilmi araştırmalar vesilesiyle anlamak mümkün değildir. Bu gibi olaylarda bilinmeyen birçok sebeplerin olması mümkündür. Mucize bu çeşit olaylardandır.

-Tabiat üstü olaylardan iki örnek:

a) Birinci kısımda ki olayların normal sebepleri olmamakla birlikte bu sebepleri anlamak ve onları ele getirebilme (öğrenme) ihtimali mevcuttur. Sihirbazların uğraştığı konular bunlarla ilgilidir. Görünüşte tabiatüstü olmasıyla beraber,  o olaydaki etken tecrübe yoluyla kazanılmaktadır.

b) İkinci kısım olaylar: Bu kısımda o olayların vuku bulabilmesi, sadece Allah’ın özel izniyle mümkündür. Bu olayları yapma imkânı Allah’ın özel hidayetine kavuşmayan insanların eline verilmez. Bundan dolayı bu işler iki ayrı özelliğe sahiptir.

1- Eğitim ve öğretim yoluyla, bu işlerin öğrenilmesi imkân dışıdır.

2- Hiçbir zaman başka etkilerin altında kalmaz. İlahi olmayan başka güçler karşısında, yenilgiye uğramazlar. Böyle bir olay peygamberlik iddiasında bulunan, bir kimsenin eliyle gerçekleştiğinden mucize olarak adlandırılıp onun kendi iddiasında doğru olduğuna delil olacaktır.[34]

İSLÂM PEYGAMBERİ

Tarihe bir bakış:

Miladi 570 yılında Arabistan’da Muhammed adında bir nur dünyaya geldi. Babasının adı Abdullah idi. Doğruluk, dürüstlük, eminlikle geçen kırk yıldan sonra, resmen Allah tarafından peygamberlik görevine başlatıldı. Halka Allah tarafından kanunlar tebliğ etti. Bu dinin adına İslâm denildi. Bu olay insanlık tarihinde, en büyük değişim olarak tarih sayfalarına yazıldı.

Hz. Muhammed (s.a.a) peygamberlik görevine başladıktan sonra, 13 yıl Mekke’de halkı İslâm’a davet ederek bu yolda bütün kötülük ve zorluklara tahammül etti. Bu müddet içerisinde seçkin ve şahsiyetli insanlar yetiştirdikten sonra, Medine’ye hicret ederek orayı kendisine İslâm hükümetinin merkezi olarak seçti.

Sonra 10 yıl Medine’de özgürce insanları İslâm’a davet etti. Bu müddet zarfında davetiyle birlikte Arab’ın azgın müşrikleriyle mübâreze ve cihat ederek, onları kendi emri altında boyun eğmeye mecbur etti. 10 yıldan sonra Arap yarımadasının hepsi Müslüman oldu. Bu yıllar içerisinde Allah’ın ayetleri peygambere yeri ve zamanı geldikçe, nazil oluyordu. O bu ayetleri halka okuyup İslâm’ın hükümlerini onlara öğretiyordu.

Bu yıllar ve peygamberlik yıllarından önce peygamberin başından geçen olaylar çok hayret verici, ruhlara hitap edici ve öğreticidir. Bu konularda geniş kitaplar yazılmıştır. Bu konu hakkında bilgi edinmek isteyen kimselerin, o kitaplara müracaat etmeleri gerekecektir.

İSLÂM PEYGAMBERİNİN PEYGAMBERLİĞİNİN İSPAT YOLLARI

Geçtiğimiz konularda belirttiğimiz gibi, peygamberliğin ispatının üç yolu vardır. Bizim peygamberimizin kanıtın da her üçünden de yararlanmak mümkündür.

a) Belirtilerin olması:

Bir insanın iddialarının doğruluğu, veya yanlışlığını tespit etmede ve güvenmede o insanın geçmişine bakmak, en büyük yardımcısıdır. Peygamberin halk içinde geçmiş olan 40 yıllık ömrü onun yaşamının bütün boyutlarında doğrudur. Dürüstlüğünün, eminliğinin, sadakatinin en güzel açıklayıcısıdır. Halkın ona olan güveni kendisine (Emin) lakabını vermelerine sebep olmuş idi. Peygamberliğe seçildikten sonra da onun düşmanları ona hiçbir şekilde güvensizlik, ihanet, yalan, zulüm gibi kötü sıfatlarla suçlama cesareti göstermediler.

İslâm tarihi güzel ahlakın, affediciliğin, düşmanlar karşısında kahramanlığın ve bir İlahi rehberde olması gereken bütün güzel sıfatların, en üstün derecede peygamberimizde bulunduğuna, en güzel şekilde şahitlik etmektedir.

Diğer taraftan o okul görmemiş, ders okumamış, okul ve ders görmeyen cahil halkın içerisinde büyümüş idi.[35] Bütün bunlara rağmen İlahi marifette insan düşüncesinin, en üstün noktasında çeşitli ilim dallarında doğru bir şekilde yaşamanın yollarını insanlara öğretti. Öğle bir kitap getirdi ki; insanlık tarihinde onun eşi ve benzerine rastlanması mümkün değildir.

Bu gerçekleri, İslâm peygamberinin etkisinin derecesi, onun hedefine olan imânı, hedefine yetişme uğrunda doğru olmayan vesilelerden kaçınması, etkisinin çabukluğu, konuşma ve etkilerinin devamı, ona inananların dürüstlük ve sadakatini bir araya getirdiğimizde, ortaya çıkan gerçek şudur: “Şüphesiz Muhammed b. Abdullah, Allah’ın insanları hidayet için, gönderdiği peygamberdir.”

b) Önceki Peygamberlerin tanıtımı:

Tarihi  araştırdığımızda İslâm peygamberinin geleceğinin müjdesini önceki peygamberler vermiştir.[36] İslâm öncesi Kitap Ehlinden (Hıristiyan ve Yahudilerden) bir kısmı kendi ellerinde bulunan açık belirtilerle onun geliş vaktini beklemekte idiler.[37] Hatta onlar Arabın müşriklerine “Arap kabilelerinden bir kısmını oluşturduğu Hz. İsmail’in neslinden olan birisi, peygamber olarak gönderilecek, geçmiş dinleri ve İlahi dinleri tasdik edip onaylayacaktır” demekteydiler.[38]

Hıristiyan ve Yahudi bilginlerinden bazıları, ellerinde bulunan belirtilere dayanarak o Hazrete iman getirdiler.[39] Ama bir kısmı Şeytani, nefsani hava-heveslerine uyarak, İslâm dinini kabullenmeğe yanaşmadılar.

Kuran’ı Kerim bu tanıma yoluna değinerek şöyle buyurmaktadır.

“Beni İsrail bilginlerinin onu bilmesi, onlar için bir delil değil midir?”[40]

Dikkate değen konu şu ki; şimdiki tahrif edilmiş mevcut Tevrat ve İncil’de peygamberimiz hakkında mevcut olan müjdelerin, bu kadar tahrif edilmiş olmasına rağmen yinede hakikati arayan kimselere delil ve işaretler bulmak mümkündür. Bu alamet ve işaretler Yahudi ve Hıristiyan alimlerinden gerçek hakkı hakkıyla aramak isteyen insanlara, bir ışık olmuş ve mukaddes İslâm dinini kabul etmişlerdir.[41]

c) Mucize

Peygamberi tanımanın, en güzel yollarından birisinin iddia sahibinin mucize getirmesi olduğunu açıklamış idik. Bu yolla Allah’la olan özel irtibatını halka aydınlatmış olur.

Tarih kitapları Peygamber Efendimizden (s.a.a) çok miktarda mucize nakletmişlerdir. Örneğin: “Çakıl taşlarının, o Hazretin elinde konuşması,[42] kurdun onun peygamberliğine şahadet getirmesi, ayın ikiye bölünmesi, ağacın kendisine taraf hareket etmesi ve tekrar eski yerine dönmesi, gelecek hakkında birçok konuları açıklamaları[43] ve tevatür haddine yetişen daha birçok mucizeler tarihte kesinlik kazanmış olaylar içerisinde yer almıştır.

Ama bütün bu mucizelerin içerisinde, en açık ve kalıcı, en değerli ve en faydalıları Kuran’ı Kerimdir. O peygamberin kalıcı mucizesidir.

Peygamberlerin bir çoğu kitap sahibi olmasına rağmen, kitabını mucize olarak tanıtan sadece İslâm peygamberidir. Kuran’ı Kerim hem Allah’ın peygamberi elinde olan hidayet kitabı ve risaletinin kesin delilidir.

Bu konu birçok esrarı içermektedir:

1-İslâm dini, her zaman ve mekanda kalıcıdır. Bu yüzden onun doğruluğu da kalıcı olmalıdır.

2-Peygamberin mucizesinin kitap olması, insanlığın ve medeniyetin ilerlemesine neden olmuştur. Geçmiş insanların bu kitaplarda bilmedikleri mucizeler ve konular, bu gün ilmin ilerlemesi ve zamanın geçmesiyle bu kitap sebebiyle anlaşılmıştır.

KURAN’IN MUCİZE OLUŞU:

Kuran’ı Kerimin İslâm peygamberinin mucizesi olduğuna değindik. Bu konunun anlaşılabilmesi için birkaç noktayı açıklamak yerinde olacaktır:

1) Kuran’ı Kerim açıkça meydan okuyarak, hiç kimsenin böyle bir kitabı getirme gücünün olmadığını hatta bütün insanlar ve cinler el-ele verseler dahi böyle bir şeyi başaramayacakları söylemektedir. Hatta değil Kuran gibi bir kitap, 10 süre veya bir küçük süreyi dahi getiremezler.[44]

2) Kuran’ı Kerim başlangıçta kendisine muhalefet edenleri mübarezeye davet etmiş ve şu iddiada bulunmuştur. Onların böyle bir kitap veya bir kısmını getirememeleri ve ondan aciz olmaları bu kitabın, Hak Teâlâ tarafından ve semâvi olduğunun, en güçlü delillerinden sadece biridir.[45]

3) İslâm tarihi şunu göstermektedir ki; Hz. Peygamber (s.a.a)Peygamberliğinin başından bu yana iç ve dış düşmanlar her an için, İslâm dinini yok etmek ve bu İlahi nuru söndürmek için, bir an olsun boş kalmamış ve ellerinden gelen tüm çabaları sarf etmişlerdir. Hatta günümüzde dahi İslâm’ı kendileri için, en büyük tehlike olarak gören dünyanın büyük güçleri bütün ciddiyetle, bu dini ortadan kaldırabilmek yolunda, ellerinden gelen sinsi planları yapmaktan geri kalmamışlardır.

4) Kuran’ın muhalifleri aşağılaması ve onları mücadeleye davet etmesine bakılacak olursa, en kolay, en az masraflı ve en etkili mücadele yolunun onu ortadan kaldırıp, bu aşağılamalara cevap verme yoluyla olacağı ve Kuran’ın ayarında bir Kelâmın getirilmesi inancıdır.

5) Şimdiye kadar din uzmanları ve dil uzmanları hiç kimse Kuran’la ölçüşebilecek bir Kelâmı veya kitabı, kabul etmemişlerdir. Bu işe teşebbüs eden herkes, rezillikten başka bir şey ele getirememiştir.[46]

Bütün bu delillere göre Kuran’ı Kerim İlahi bir mucize olup Allah, peygamberine göndermiştir. Buna göre Resulullah’ın (s.a.a) getirmiş olduğu ve Allah’ın bu vahyi, en büyük mucize olup hiçbir şekilde onun yok edilmesinin mümkün olmayacağı iddiası tamamen doğrudur.

PEYGAMBERLİĞİN SON BULMASI:

Din ya da dinler:

Dini konuların araştırılmasında genelde “din” kelimesi çoğulu ise “Edyan” şeklinde kullanılır. Her peygamber için, özel bir din adlandırılır. Musavilik dini (Yahudilik), Hıristiyan dini, İslâm dini... Ama, Kuran’da Allah’ın dini Âdem’den Hateme (Resulullah’a) kadar tektir. Bütün peygamberler, bu bir tek dine davet etmişlerdir.[47] Peygamberlerin dinlerindeki esasların hepsi aynı olup; sadece iki noktada farklılık göstermektedir:

a) Zaman, mekan ve insanların özelliklerine göre değişim gösteren bir takım teferruatlar.

b) Eğitim ve öğretimdeki incelikler. Her peygamber kendisinden önceki peygamberlerin daha derinlemesine ve genişçe halkı eğitmişlerdir. Örneğin İslâm’da tevhid ve miad hakkında olan konular, geçmiş peygamberlerin öğrettiklerinden daha geniş ve derindir. Bunun sebebi ise bu öğretilenlerin insan tekâmülü ile orantılı olmasıdır.

Peygamberin okulu normal bir öğrenciliğe benzer. (bir çocuğu nasıl ilk okuldan alır, çocuğun eğitimi geliştikçe ona verilen bilgiler biraz daha çoğaltılırsa; aynı şekilde insanlardaki gelişme safhasına göre peygamberler aynı inancı biraz daha etraflıca insanlara öğretirler.)

Bu yüzden burada, en güzel tabir bir dinin insanların gelişmesine orantılı olarak tekâmüle erişmesidir. Bunu dinlerin ihtilâfı olarak algılamak doğru değildir.

Kuran’ı Kerim din terimini hiçbir zaman çoğul “Edyan” olarak kullanmamıştır. Aksine İlahi peygamberleri birbirini onaylayıcı olarak tanıtmıştır. Bu görüşe göre şunu kabul edebiliriz ki; eğer peygamberlerden herhangi birisi, bir diğer peygamberin zamanında ve onun bölgesinde olsaydı o peygamber gibi emir ve kanunlar getirirdi.

Kuran’ı Kerim peygamberlerin, bir tek branşı oluşturduklarını beyan etmektedir. Önceki peygamberler sonrakileri müjdeler ve sonrakilerde öncekileri tasdik ederlerdi. Ayrıca bu konu hakkında, onlardan kesin söz alındığına Kuran değinmektedir.

A’li İmran süresi 81. Ayette şöyle buyurmaktadır:

“Hani Allah, peygamberlerden: “Ben size kitap ve hikmet verdikten sonra, nezdinizdekileri tâsdik eden bir peygamber geldiğinde, ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz” diye söz almış, “Kabul ettiniz ve bu ahdimi yüklendiniz mi?” dediğinde “Kabul ettik” cevabını vermişler, bunun üzerine Allah: O halde, şahit olun; bende sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim, buyurmuştu.”[48]

SON PEYGAMBER:

İslâm’ın zarurî kabul ettiği şeylerden biriside, İslâm peygamberinin peygamberlerin sonuncusu olduğu gerçeğidir. O Hazretten sonra, hiçbir peygamber gelmeyecektir. Kuran’ı Kerim Ahzâb süresinin 40. Ayetinde bu gerçeği açıkça beyan etmektedir:

“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. fakat o, Allah’ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”[49]

PEYGAMBERLİĞİN SON BULMASININ SIRRI

Geçmişte peygamberlik yenilenir bir peygamberden sonra, diğeri gelirdi. Ama neden Hazreti Muhammed’ten (s.a.a) sonra bu olay tekrarlanmadı?

Bu sorunun cevabı için aşağıdaki üç konuya dikkat etmemiz gerekir:

1- Eski insanlar[50] gereken ölçü ve tekâmüle yetişmediklerinden dolayı semâvi kitaplarını koruyamaz durumda idiler. Bu yüzden, önceki semâvi kitaplar ya tamamen ortadan yok olur ya da, tahrif ve değişime uğrardı. Bu sebepten dolayı mesajın ve peygamberlerin tekrarlanması gerekirdi. Ama İslâm peygamberinin biseti döneminde, beşeriyet çocukluk yıllarını geride bırakarak dini ve ilmi değerlerini koruyabilecek zihinsel tekâmüle yetişmiş idi. Bu delile göre, sadece Kuran’ı Kerimde tahrif ve değişme olmamıştır.

2- Eski beşeriyet kendi hayat tarzında geniş bir programı kabullenip bu programla kendi yollarını devam ettirecek güce sahip değillerdi. Bu yüzden, her merhaleye ulaştıkça onlara bir şeyler verilmesi gerekmekte idi. Ama İslâm’ın geliş döneminde, insanlar kendi yaşantılarını bir program dahilinde devam ettirecek güce sahip olmuşlardı.

3- Allah tarafından gönderilen peygamberlerin, bazıları yeni bir şeriât ve kanuna sahip bazıları ise, sadece o peygamberlerin dininin tebliğ edicileriydi. Bu yüzden İlahi peygamberler iki kısımdır.

a) Teşri-i peygamberler: (Şeriat sahipleri)

b) Tebliği peygamberler: (Tebliğ edenler)

Peygamberlerin büyük çoğunluğuna tebliğ görevi verilmiş idi. Teşri-i peygamberlerin sayısı ise, belki de 10 kişiden öteye geçmez. Tebliği peygamberlerin görevi, kendi zamanlarına hâkim olan Şeriâtın tebliği, tefsiri ve icrâsı idi.

Yukarıda zikredilenleri dikkate alarak peygamberliğin sonuçlanmasındaki sırrın, insan-oğlunun bir kısmının, fikirsel tekâmüle yetişmesinde gizli olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü peygamberimizin zamanında insanlar, bazı tekâmüllere yetişmişlerdi ki; bunları şu şekilde sıralayabiliriz:

1-Kendi kitaplarının her türlü afetten koruyabilme gücü

2-Kendi hidayet, saadet ve tekâmüllerinin yollarının hepsini anlayabilme gücü

3-Dinin tebliğini, icrasını, marufa emredip; münkerden men etmeyi kendilerine görev olarak görmeleri. Bu göreviyse şimdilik alimler üstlenmiştir.

4-İçtihat çerçevesinde vahyin genelini tefsir edebilme, zaman ve mekân şartlarına göre hüküm çıkarabilme gücüne sahip olmaları. Bu da yine ümmetin alimlerinin görevlerinden birisidir.[51]


[1] -Daha fazla bilgi için bakınız: Üstat Cafer Sübhani, el-İlahiyyat, c.2, s.20; Nehcu’l-Müsterşidin fi Usulu’d-Din, s.58; İrşadu’t-Talibin, s.29; Şerhi Babı Hadiye Eşer, s.34; Miftahu’l-Bab, s.169

[2] -İbn-i Menzur, Lisanu’l-Arab, c.15, s.380

[3] -Meryem/11

[4] -Nahl/68, 69

[5] -Kasas/ 7; Yine bakınız: Taha/37, 40

[6] -Ayetullah Muhammed Hadi Marifet, Tarih-i Kuran, s.9, 10

[7] -En’am/121; Yine bakınız: En’am/112

[8] -Şura/7

[9] -En’am/124

[10] -Muhammed b. Yakub el-Kuleyni, Usul’u Kafi, s.13

[11] -Muhammed Bakır el-Meclisi, Biharu’l-Envar, c.18, s.205, Hadis.36

[12] -Ayyaşi Semerkandi, Muhammed b. Mesud, Tefsir-i Ayyaşi, c.2, s.201, Had.106; Biharu’l-Envar, c.18, s.262, Had.16; Muhammed Hadi Marifet, et-Temhid fi Ulumu Kuran, c.1, s.45, Tarih-i Kuran, s.17

[13] -Görüş sahipler bazılarına göre Vahyin bu dört yerde kullanılması İştiraki manevî (manevi iştirak) babındandır. Yani, vahyin bir anlamı olup değişik şekilleri kapsar. En zayıfı olan bal arısına ilhamdan vs. başlayıp en yüksek derecesi olan peygamberlere has vahye kadar ulaşır. Üstat Mutahhari bu konuda şöyle diyor: “Vahiy kelimesi Kuran’ı Kerimde birçok kez kullanılmıştır. Bu kelimeyi kullanma şeklinden Kuran’ın onu insana has bilmediği anlaşılmaktadır. Bu yüzden bal arısı konusunda vahiy tabiri getirmiştir. Vahiy ve hidayetin dereceleri ve varlıkların tekabullerine göre değişmektedir. Vahyin en büyük derecesi peygamberlere olan vahiydir. Bu vahiy beşer türünün İlahi hidayete olan ihtiyacındır.  (Mecmue-i A’sar, c.2, s.156)   

[14] -Kelâm kitaplarında vahiy için değişik tarifler yapılmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır:

     “Vahiyden kasıt uyanıkken, uykuda, meleği görerek veya onu görmeden Kelâmı duymaktır. (Abdurrezzak, Govheri murad,s.289)

     “Allah’ın Kelâmını vasıtasız olarak duymaya vahiy denir. İster peygamberle olsun ister peygamberden başkasına...(Fahriddin Razi, el-Berahin fi Ulumu’l-Kitap, c.1, s.200)

Başka tarifler için bakınız: Ebu Hatem Razi, İlamu’n-Nübüvvet, s.292; Cefer Subhani, Muhazırat fi İlahiyyat, s.394

[15] -Mecmue-i A’sar, c.2, s.55

[16] -Bakara/129

[17] -Bakara/151;

[18] -Allame Tabatabai “el-Mizan” da Cuma/2 süresinin tefsirinde şöyle getirmiştir: “

[19] -Gaşiye/21

[20] -A’raf/157

[21] -Hadid/25

[22] -Ahzab/21

[23] -Al’i İmran/19. Allame Tabatabai bu ayetin tefsirinde şöyle yazıyor: “

[24] -İbn-i Fars, Mugayisu’l-Lugat; Ragip İsfahani, Mofredat; Aynı anlamda Ahzap/17, Hud/43

[25] -En’am/124

[26] Cin/26, 27. Allame Tabatabai bu ayetin tefsirinde şöyle yazar: “

[27] -Ehli Sünnet içerisinde bu konuda ihtilâf vardır. Onlardan bazıları peygamberi sadece büyük günah işlemekten masum bilirken diğer bir gurupsa onları buluğ çağından itibaren masum bilmektedirler. Üçüncü bir gurupsa onları peygamberliğe seçildikten sonra masum bilmişlerdir. Haşefiyye ve bir gurup Ehli Sünnet ise peygamberlerin ismetini tamamen reddederek hatta peygamberlik döneminde bile kasıtlı olarak (bilerek) her türlü günah işleyebileceklerine inanmaktadırlar. (Şerhi Usul’u Hamse, s.573, 575; Kuşçu, Şerhi Tecrid, s.464; el-Mevagif, s.359; Keşfu’l-Murad, s.216)  

[28] -Bakınız: Corcani, et-Terifat, s.65

[29] -Muhles, Allah’ın halis ettiği kimseye denir. Ama muhlis, amellerini ihlasla ve sadece Allah için yapan kimseye denir. Muhles makamı, muhlis makamından daha üstündür.

[30] -Sad/45, 46; Yine bakınız: Meryem/51; Yusuf/24

[31] -Sad/82, 83

[32] -Üstat Mutahhari bu konuda şöyle yazar: “Günahtan masum olma imanın kemâli ve takvanın gücündendir. İnsanın günahlardan masum olma haddine ulaşması için, dış bir gücün cebri olarak onun günah yapmasını engellemesinin veya yaratılış itibariyle günah yapma gücünün olmamasının zarureti yoktur. Eğer insanın günah yapma gücü olmazsa veya zorunlu bir güç  devamlı olarak onu günah yapmaktan engellerse, onun günah yapması onun için kemâl sayılmaz. Zira onun hali, zindanda olduğundan hiçbir suç işleyeme kadir olmayan adamın durumuna benzer. Böyle bir şahsın suç işlememesini de onun dürüst ve güvenilir bir insan olduğuna yorumlamak doğru olmaz. 

[33] -Hace Nasruddin Tusi “Keşfu’l-Murad” da şöyle der: Mucize, doğa üstü bir şeyi ispat etmek veya normal bir şeyi, olağanüstü ve iddiaya uygun bir şekilde nefyetmekten ibarettir.”

[34] -Nübüvvet iddiasının doğruluğu için mucize getirilmeden önce Yüce Allah’ın varlığının ve bazı sıfatlarının kanıtlanması gerekir. Bu istidlâlin mukaddimesini şu şekilde düzenleyebiliriz:

1-Allah hekimdir. 2-Hekimse kendi hedefiyle çelişen, onun tersine ve onu hedefinden alıkoyacak bir iş yapmaz.  3-Yüce Allah’ın istediği halkın hidayetidir. Yani Allah halkın sapmasını değil hidayetini istemektedir. 4-Yalan yere nübüvvet iddiası eden birinin ihtiyarında mucize karar vermek ise halkın sapmasına yol açarak Allah’ın hedef ve isteği çiğnenmiş (nakzedilmiş) olacaktır.

      Bu mukaddimeden anlaşılan, Allah’ın kesinlikle yalan yere peygamberlik iddiası eden birinin eliyle mucize göstermeyeceğidir.  

[35] -Tarih kitaplarında gelen bilgilere göre Hicaz’ın en gelişmiş şehri sayılan Mekke’de sadece 17 erkek ve 1 kadın okuma yazma biliyorlardı.  

[36] -Saf/6: “Hatıla ki, Meryem oğlu İsa: Ey İsrailoğulları! Ben size Allah’ın elçisiyim, benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim. Fakat o, kendilerine açık deliller getirilince: bu apaçık bir büyüdür, dediler.” 

[37] -A’raf/157: “Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye, o ümmi Peygambere uyanlar (var ya), işte o peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyler helal, pis şeyleri haram kılar.” ; Yine bakınız: Bakara/146; Enam/20

[38] -Bakara/89: “Daha önce kafirlere karşı zafer isterlerken kendilerine Allah katından ellerindeki (Tevrat’ı) doğrulayan bir kitap gelip de (Tevrat’tan) bilip öğrendikleri gerçekler karşılarına dikilince onu inkâr ettiler. İşte Allah’ın laneti böyle inkârcılaradır.” 

[39] -Maide/83: “Resule indirileni duydukları zaman, tanış çıktıkları gerçekten dolayı gözlerinden yaşlar boşandığını görürsün. Derler ki: “Rabbimiz! İman ettik, bizi (hakka) şahit olanlarla beraber yaz.” ; Yine bakınız: Ahkaf/10

[40] -Şuara/197

[41] -Mirza Muhammed Rıza (Yahudi bilgini), İkametu!ş-Şudud fi Reddi’l-Yahud; Hacı Baba Kazvini Yezdi (Yahudi bilgin) Mahzuru’l-Yahud fi Reddi’l-Yahud; Profesör Abdu’l-Ehed Davud (Eski Hıristiyan Keşişi)  Tevrat’ta ve İncil’de Muhammed

      Misbah Yezdi, Amuzeş-i Akaid, c.2, s.126, 127

[42] -el-Meclisi, el-Bihar, Delailu’n-Nübüvvet, c.6, s.64; c.17, s.373

[43] -el-Meclisi, el-Bihar, Delailu’n-Nübüvvet, c.6, 13, 41, 261, c.2; Ve bakınız c.17 ve 18; s.13-17; Nesruddin Tusi, Keşful Murad, 4. Maksat, 7. Konu

[44] -İsra/88: “De ki: Andolsun, bu Kuran’ın bir benzerini ortaya koymak üzere insü Cin bir araya gelseler, birbirlerine destek de olsalar, onun benzerini ortaya getiremezler.”

      -Hûd/13: “Yoksa, “Onu (Kuran’ı) kendisi uydurdu” mu diyorlar? De ki: Eğer doğru iseniz Allah’tan başka çağırabildiklerinizi (yardıma) çağırın da sizde onun gibi uydurulmuş on süre getirin”

      -Yunus/38: “Yoksa onu (Kuran’ı) Muhammed uydurdu mu diyorlar? De ki: Eğer siz doğru iseniz Allah’tan başka gücünüzün yettiklerini çağırın da (hep beraber) onun benzeri bir süre getirin.

[45] -Bakara/23, 24: “Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi bir şüphe duyarsanız, haydi onun benzeri bir süre getirin, eğer iddianızda doğru iseniz Allah’dan gayri şahitlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın. Bunu yapamazsınız. –ki elbette yapamazsınız- yakıtı, insan ve taş olan cehennem ateşinden sakının. Çünkü o ateş kafirler için hazırlanmıştır.”

[46] -Bu konu hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyen şu kitaplara bakabilir:el-Tebersi, el-Beyan fi Tefsiri’l-Kuran; Ayetullah Hoi, Nefehatu’l-A’caz

[47] -A’li İmran/19: “Allah nezdinde hak din İslâm’dır.

[48] -Al’i İmran/81

[49] -Ahzâb/40; “Hatem” bitirme ve sonuçlandırma vesilesine denir. Yüzüğe de “Hatem” denilmiştir. Zira eskiden onun vesilesiyle mektup ve onun gibi şeylerin sonunu mühürlerlerdi.

[50] -Peygamberimizden önce yaşayan halk

[51] -Üstat Mutahhari, Mecmue-i A’sar, c.2, 181; c.3, 153-182